Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bilinmeyenleri bilen, duyulmayandan haberdar olan bir Bilge kişi varmış. İnsanların hallerini, hayvanların dillerini, bitkilerin dahi rüzgârda salınmalarından ne demek istediklerini anlarmış.

Bu Bilge’nin bir de attığı her adımı, dilinden dökülen her sözcüğü takip eden ve yanından hiç ayrılmak istemeyen öğrencileri varmış. Bu yüzden Bilge kişinin gittiği her yere öğrencileri de gelirmiş.

Yine bir gün Bilge kişi yanında öğrencileriyle birlikte bağa giderken yol üzerinde bir parça et görmüş. “Muhakkak bir faydası dokunur” düşüncesiyle de öğrencilerinden birine et parçasını yanına almasını söylemiş. Öğrencisi de onun sözünü dinleyip et parçasını yanına almış ve yollarına devam etmişler. Sonunda bir bağa varmışlar.

Bir armut ağacının gölgesinde biraz dinlendikten sonra tam kalkacaklarmış ki, minicik, ürkek bir kuş Bilge’nin dizine konuvermiş. Yavrucak öyle korkmuş, öyle korkmuş ki, kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyormuş. Bilge kişi durumu anlamış, kuşu sakinleştirmek için kulağına usulca eğilmiş ve “Korkma canım benim, her şeye gücü yeten Allah, seni de korur. Seni avlamak isteyen düşmanına yemeğini hazır edip bizimle gönderdi, merak etme.” demiş.

Tam bu sırada minik kuşun peşine düşen bir atmaca, kahramanlarımızın dinlendiği armut ağacının üzerine konmuş ve onlara bakmaya başlamış. Bilge kişi karnını doyurmanın derdinde olan ve sinsice minik kuşu izleyen atmacayı işaret ederek, öğrencisine, “Yolda bulduğumuz eti atmacaya ver de bu minik kuşun peşini bıraksın. Anlaşılan o da karnını doyurmanın derdinde.” demiş.

Eti gören atmaca ağaçtan aşağı doğru süzülmüş, eti kaptığı gibi uzaklara kanat çırpmış. Minik kuş da olan biteni görünce rahat bir nefes almış. Göğsündeki pırıl pırıl renkli tüylerden beş tane kopartmış. Ardından havalanıp öyle güzel ve duygulu bir şekilde ötmüş ki, orada bulunan herkes bu ötüşten çok etkilenmiş.

Bilge kişi durumu şöyle açıklamış: “Kuşcağız kendi dilinde bize teşekkür etti. Göğsünden kopardığı en güzel beş tüyüyle de beş tane yavrusu olduğunu söyledi. Belli ki onları da bizimle tanıştırmak ister.”

Anne kuş, kısa sürede tek tek bütün yavrularını canını kurtaran bu güzel insanların yanına taşımış. Bilge, minicik yavruları severken bir de ne görsün! Yavrulardan birinin kanadı kırık, ayağı yaralıymış. Anne kuş yere konmuş ve karnının üzerinde sürünmeye başlamış. Bilge, öğrencilerine: “Anne kuş bu hareketlerle ayağı olmayan ve kendilerini tehdit eden bir hayvanı anlatmaya çalışıyor. Sanırım yuvalarının yakınında bir yılan var. Yılanı bulup bu yavrucakları kurtaralım.” demiş.

Hep birlikte yavruları da alıp anne kuşu takip etmişler ve yuvayı bulmuşlar. Her biri yılanı bulmak için etrafa dağılmış bakıyorlarken, birden otların arasından bir hışırtı duyulmuş. Kahramanlar da sesi takip edip, nihayet yılanı bulmuşlar. Öğrencilerden biri yılanı öldürmek için yeltenmişken Bilge kişi onu engellemiş ve demiş ki: “Sakın öldürme! Allah doğadaki hiçbir varlığı boşuna yaratmamıştır. Her varlığın bir yaradılış amacı vardır. Eğer gücün yetiyorsa ölüyü canlandır, yetmiyorsa hiçbir canlıyı incitme!”

Bilge kişi bu kez de yılana dönerek: “Yavrulara dokunma! Hadi bakalım sen buralarda dolanma artık, başka bir yere git.” demiş.

Yılan, Bilge’nin bu sözünü işitir işitmez başını gövdesinin arasına saklayıp bir süre öylece kalmış. Sonra Bilge’nin ayağına yüz sürüp karşısında durmuş. Bilge kişi yılanın da derdini anlayıp: “Haydi yoluna git, şimdilik senin dediğin gibi olsun.” demiş.

Yılan yaptığı hareketlerle “Yavrular büyüyüp de uçana kadar ben de yuvama çekileyim. Ne olur beni yerimden yurdumdan etmeyin!” diye izin istemiş. Bilge izin verince de ayağına yüz sürerek teşekkür etmiş.

Yılanla anne kuşun arasındaki meseleyi çözen Bilge ve öğrencileri dinlendikleri bağa dönmüşler. Tam yola çıkacaklarken anne kuş yine gelmiş ve bu kez feryat etmeye başlamış. Önce göğsünden bir tüy koparmış ve yutmuş, sonra yerde sürünmüş.

Bilge kişi: “Görünen o ki yılan sözünde durmamış. Biz yanlarından ayrılır ayrılmaz yavrulardan birini yemiş. Fakat bekleyin ve görün; Allah ona gereken cezayı verir.” dedikten sonra anne kuşa dönmüş: ”Sen geride kalan yavrularının yanına git.

Biz yanlışı yapanı uyarırız fakat gereken cezayı verecek olan Allah’tır.”

Anne kuş üzgün ve yorgun bir şekilde yavrularının yanına dönmüş. Ama gitmesiyle gelmesi bir olmuş. Bu defa ağzına uzunca bir dal parçası almış ve onunla yere vurmaya başlamış. Bilge gülümsemiş ve öğrencilerine “Anne kuşun söylediğine göre, Yüce Allah yılanı leylekle cezalandırıyormuş. Gidip bakın bakalım!” demiş.

Öğrenciler koşarak yuvanın olduğu yere gelmişler, bir de ne görsünler? Bilge’nin söylediği gibi bir leylek yılanı hiç durmadan gagalıyormuş. Yılan bu darbelerden öyle yorulmuş ki kaçmaya gücü kalmamış. Leylek gelenleri görünce ürkmüş, avını elinden alırlar diye yılanı kaptığı gibi havalanmış. Sözün kısası yılan sözünde durmamanın cezasını çekmiş.

 

Çok eski zamanların birinde yeşilin her tonunun bulunduğu, toprakları bereketli, suların türlü notalarla çağıldadığı, cennet bahçelerini andıran çok güzel bir köy varmış. Burada köyleri kadar güzel gönülleri olan son derece nazik, cömert ve sevgi dolu insanlar yaşarmış. Köyün kendisi ve halkı güzelmiş güzel olmasına ama asıl güzeli içinde saklarmış. Bir Bilge Kişi yaşarmış bu köyde. Buranın tüm güzelliklerinin kaynağı aslında oymuş. Öyle sevgi dolu bir kalbi varmış ki onu tanıyanlar sevgisiyle tüm cihanı kucaklayabileceğini düşünürlermiş. Bu yüzden Bilge’ye saygıda kusur etmez, onunla birlikte geçirdikleri her anın kıymetini bilirlermiş. Nasıl ki her gülün bir dikeni varsa, sevgi dolu bu köyün de sevgisiz bir üyesi varmış. Bu kişi etrafındaki mutluluk ve muhabbetten nasibini alamamış bir kadınmış. O, bir türlü hırslarını yenemez, hep daha fazlasını istermiş. Kalbi âdeta merhamet duygusundan yoksunmuş. Her canlıyı küçük görür, kendisinden başkasını sevmezmiş. Kalbindeki kinin, nefretin sebebini kimseler anlayamazmış. Günlerden bir gün, bu kadın Bilge Kişinin kapısına dayanmış. Var gücüyle kapıyı dövüyor, bir yandan da söylenip duruyormuş. Bilge Kişi’nin öğrencileri koşup kapıyı açmışlar. Kadın izin bile istemeden kasırga gibi dalmış içeriye. Odaya girmesiyle Bilge Kişiyle karşılaşması bir olmuş. Bilge’nin öğrencileri kadının bu saygısız tavrı karşısında hem hocalarına karşı mahcup olmuşlar hem de öfkelenmişler. Ancak Bilge Kişi onları bir bakışıyla sakinleştirmiş ve kadına dönmüş: -Hoş geldin hatun! Hayrola, nedir seni bu kadar kızdıran? demiş. Kadın öfkeyle: -Bir ineğim vardı, iki gündür ortalarda yok. Dağlarda otlamaya çıkmıştı. Aradım, taradım, bulamadım. Köylülerden bazıları senin öğrencilerinin de şifalı otlar toplamak için o civarda dolaştıklarını söylediler. Kim bilir, belki de onlar aldılar ineğimi? İneğimi geri istiyorum! diye bağırmış. Bilge Kişi sakinliğini koruyarak: -Korkma hatun. Anlaşılan ineğin dağda kalmış. Yarın seninle köyün dışına gider, birlikte ararız, demiş. Ertesi gün Bilge Kişi ve kadın, köyün etrafında kayıp ineği aramak için yola koyulmuş. Gide gide bir tepeye varmışlar. Bu tepeden çevreyi izlemeye başlamışlar ki, ne görsünler? Bir aslan bir sığırı kovalamaktaymış. Kadın bir yandan “Buralarda aslan ne gezer?” diye düşünüyor, bir yandan da korkudan tir tir titriyormuş. Aradan biraz zaman geçmiş, aslan avını yakalayıp karnını bir güzel doyurduktan sonra Bilge Kişi’yle kadının yanına gelmiş. Bilge’nin ayaklarına yüzünü sürüp, kadına dargın ve mahcup bir bakış atmış. Kadının korkusu ve hayreti bin kat daha artmış. Çünkü bu aslan kendisini tanıyor gibi bakıyormuş. Bilge Kişi aslanın yüzünü gözünü sevmiş, ona tatlı sözler söylemiş. Bilge’nin güzel sözlerine daha fazla dayanamayan aslan sırrını açık etmiş. Yavaş yavaş kadının kaybolan ineğine dönüşmüş. Bilge Kişi: -Ah canım benim! Nerelerdeydin? Senin bu hâllerin bize bir iftira atılmasına sebep oldu. Sahibin seni bizim aldığımızı sandı, demiş. O an inek, kadının aklını başından alacak bir şey daha yapmış. Gözlerini yere indirip dile gelmiş: -Bağışlayın beni efendim, demiş. Doğrudur, bu kadın benim sahibimdir. Ancak onun insafsızlığı ve aç gözlülüğü canıma tak etti. Benim küçücük bir buzağım var. O kadar küçük ki henüz otla karnını doyuramıyor, sütüme ihtiyacı var. Ama sahibim sütümün hepsini kendisi için alıyor. Yavruma bir damlacık süt bırakmıyor. Çok çaresiz kaldım. Gündüzleri kimse beni tanıyıp sahibime götürmesin ve daha çok besleneyim de sütüm artsın diye aslan oluyorum. Geceleri ise gizlice yavrumun yanına gidiyorum. Ne yaptıysam yavrumu doyurup büyütebilmek için yaptım, diye derdini dökmüş. İneğin anlattıklarından sonra kadının yüreğine sanki bir ok saplanmış. Hissettiği acı göz pınarlarında damla damla birikmiş. Şimdiye kadar kalbinde taşıdığı kötü duygular akan gözyaşlarıyla yıkanmış gitmiş. Kadın, Bilge’nin kendisine merhametle yaklaşması ve ineğinin de dile gelmesiyle gönülden gelen sevginin ne büyük bir güç olduğunu, böyle sevenlere Allah’ın nasıl yardım ettiğini anlamış. Yaptıklarına bin pişman olan kadın, başta Bilge Kişi olmak üzere, çevresindeki her insandan, hatta hayvanlardan ve bitkilerden tek tek özür dilemiş. O günden sonra hiç kimsenin gönlünü kırmamış ve her lokmasını çevresindekilerle paylaşmayı öğrenmiş. “Kayıp inek ne olmuş?” diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Kayıp inek bir daha hiç aslana dönüşmemiş. Sahibi ona, yavrusuna ve hayvan dostlarına çok iyi bakmış. O da hem sahibine hem de sütünden faydalanan diğer insanlara sütün en güzelini vermeye devam etmiş.

Yazan: SEVDA URFA