Çin Kralı bir buyruk verdi: “Devlet dairelerinde kâğıt kıtlığı var! Kolay üretilecek ucuz kâğıt bulun! Yoksa işinize son vereceğim.” Herkes korkuyla kolları sıvadı. Tarım Bakanı Çay Len de (Ts’ai Lun) bunlardan biriydi. Rastladığı her malzemeye “Kâğıt olur mu?” gözüyle bakıyordu. Çay Len (Ts’ai Lun) bir gün Pekin Pazarı’nda Türk kervancılara rastladı. At ve deve eyerlerinin altlıklarını gördü. Türkler yük hayvanlarının sırtı acımasın diye keçeden yaptıkları bu altlıkları kullanıyorlardı. Çay Len merakla sordu: “Bu keçeyi nasıl yaptınız? Maddesi nedir? Daha beyazı yapılabilir mi?” Türkler cevap verdiler: “Yünden yapıyoruz. Yünü kaynatıp tokaçlıyoruz, elyafları birbirine geçiyor. İstediğimiz kalınlıkta serip tahtalar arasında sıkıştırıyoruz, kuruyuncaya kadar öyle kalıyor. Sonra açıyoruz, işte bu keçe ortaya çıkıyor. Her renk olur. Kalını da olur, incesi de.” Çay Len’in gözleri parladı; “Bundan ben kâğıt yaparım.” diye oracıkta kararını verdi. Eve döner dönmez ipek artıklarını, yünleri ufak parçalara ayırdı, kaynattı, süzgeçten geçirerek suyunu süzdü, tokaçladı, bir kalıba döküp sıkıştırdı, kuruyana dek bekletti. Sonra açtı, işte kâğıt... Yıl: M.S. 105. Hemen kâğıt atölyeleri kuruldu. Bol bol kâğıt üretildi. Bütün dünya Çin’den kâğıt almak istiyordu. Türkler kervanlarla Pekin Pazarı’ndan kâğıt taşıyıp Batı ülkelerine sattılar. Bu ticaret altı yüz elli yıl sürdü. Ama Çin artık kâğıt satmak istemiyor; kâğıt yapımını da bir sır gibi saklıyordu. Dünyada kâğıt sıkıntısı başlamıştı. 8. yüzyılın ortalarıydı. Uygur Türkleri’nin başında Bayan Çur Kağan vardı. Babası Kutlug Bilge Kül Kağan Göktürk Devleti’ni yönetmişti. Bayan Çur Kağan Uygurların başına geçtiği zaman işlerin kâğıtsız yürümeyeceğini anladı. Hemen ak sakallı ataları, ak perçemli anaları, şeşenleri, ozanları toplayıp söz söyledi, söz dinledi. “Ellere muhtaç olmamak gerek.” dedi. “Bir akıl verin, bizim de kâğıdımız olsun.” Birçok aksakal, onu genç ve heyecanlı buldu. “Kâğıdı Çin’den başka kim yapabilir?” dediler. “Biz de yapacağız.” dedi. Aksakallı bilgeler içinde ünlü bir dede vardı. Şirince Şeşen’di adı. Orta Asya’da onu tanımayan yoktu. Kağan’ı yalnızca o destekledi: “Haklısın! Neden kendi kâğıdımız olmasın?” Bıyık altından gülenler oldu. Şirince Şeşen aldırmadı. Kağan’a: “Hemen Çin’e bir kervan gönderip kâğıt yapımının sırrını gizlice öğrenelim.” diye öğüt verdi. Bayan Çur Kağan kabul etti. Tehlikeli bir maceradır başladı. Semerkant’ta ilk kâğıt atölyesi o zaman kuruldu. Yıl 751. Kısa sürede Türkler kâğıt üretmeye başladılar. “Aaa! Bizim keçe yaptığımız gibiymiş.” diye şaşanlar oldu. Artık kâğıt sıkıntısı bitmişti. Bayan Çur Kağan halkı kâğıt işliğinin önüne topladı. Kâğıt ustalarını kutladı, kucakladı, ödüller verdi. Şirince Şeşen’in elinden öptü, yüzünü sakalına sürdü, birlikte bayram ettiler.

“Kâğıt Uygarlıktır”

Abbasilerin ikinci halifesi el Mansur daha iktidara yeni geçmişti. Yıl: 754. O da kitaba çok önem veriyordu. Ama kâğıt sıkıntısını nasıl çözecekti? Çok geçmeden kervancılar müjdeli bir haber getirdiler. “Semerkant’ta kâğıt üretimi başlamış. Halife el Mansur heyecanlandı. Hemen bilim adamı el Fezari ile arkadaşı Yakup bin Tarık’a elçilik görevi verdi: “Gidin Semerkant’ta kâğıdın nasıl yapıldığını Türklerden öğrenin, biz de kâğıt yapalım.” dedi. El Fezari ile Yakup bin Tarık kervanla gittiler. Neye geldiklerini anlatıp Halife el Mansur’un selamını söylediler. Bayan Çur Kağan: “Selamı başım üstüne!” dedi. Hemen aksakallı ataları, ak perçemli anaları, şeşenleri, ozanları, bahşileri toplayıp durumu anlattı. “Kâğıdın yapılma şeklini Halife’nin elçilerine gösterelim mi?” diye sordu, söz dinledi. Herkes Şirince Şeşen’e bakıyordu. O sakalını sıvazlayarak söze başladı: “Yüce Kağanım, gösterelim, bir de usta gönderelim. Kâğıt üretilsin, kâğıt uygarlıktır, varsın uygarlık her yana yayılsın!” dedi. Böylece bir de kâğıt ustası verdiler. Elçileri ağırlayıp hürmet ettiler, gönüllerini hoş tutup yolcu ettiler. Kâğıt atölyeleri Bağdat ve Şam’da da kuruldu. İşte kâğıdın dünyaya yayılışı o kararla oldu.


Çizer: Saadet CEYLAN

Yazan: Yücel FEYZİOĞLU

şirince şeşen - hakan şanbek ile atı

Bir Tatar Masalı

Günlerden bir gün köyümüzde bücür bir bebek dünyaya geldi: Kulakları solgun yaprak gibi sarkık, başı bir tarafa doğru yamuk, gözleri pörtlek, dişleri ise irili-ufaklı birbirine karışmış. Teni ayaklarından başına kadar kıllarla kaplı. Bacakları kayış, kollarıysa leylek bacakları gibi ince. Öyle bir yaratık ki; halk bu çocuk için “ana karnından çıkmış bir bebeğe benzemiyor.” dedi.

Bu bebekten hem korktular, hem de onu sevmediler. Bebek günden güne büyümeye, eğri büğrü bacaklarıyla yürümeye başladı. Onu gören korkuyordu, o ise gayretle ney ve zurna çalmayı öğreniyordu. Kısa sürede öğrendi. Öyle ney çalıyordu ki; insanın içine işliyordu. Öyle zurna çalıyordu ki; insan coştukça coşuyordu. Ama çaldığında, onun yüzüne kimse bakmıyor, sadece dinliyordu...

Çocuklar oynamak isteyince, onu çağırıyor:

“Sen şu ağacın altında oturup çalıver, yüzünü gösterip de bizleri korkutma.” diyorlardı.

O zavallı da öyle yapıyordu. Kızlara ve oğlanlara söyleyeceyi sözleri, yalnız kendi yüreğine söylüyordu. Yüreğinde olanı kimse bilmiyordu. Orada neler saklı değildi ki... O yürek kaygılanıyor, sızlıyor, ağlıyordu ama onu anlayan yok, onunla oynayan yoktu. Herkesi o oynatıyor, kendisi yapayalnız kalıyordu. Günlerden bir gün bu çocuk hüzünle deniz kıyısına gitti. Bir de ne görsün? Kıyı boyunca büyümüş yapraklar. Hatta incecik damarları ve lifleri görünen yapraklar. Onlardan koparıp aldı. O pörtlek ve korkunç gözleriyle yapraklara bakmaya ve düşünmeye başladı:

“Acaba bu yaprak niçin bu kadar taze ve güzel? Bunun vücudu yok, yalnız yüreğinin iplikçikleri var, bunun için bu kadar güzel olmasın?.. Ben de yüreğimin iplikçiklerinden nakış işleyebilsem ve ondan güzel bir şey örebilsem, nasıl olur? O zaman beni sevmeseler de, belki bana acırlar ve hâlimi anlarlar.” Bu düşüncesi çok hoşuna gitti. Gizli bir yere oturup göğsünü kesip açtı. Yüreğinin iplikçiklerini birer birer soyup inanılmaz güzellikte örgüler örmeye, akan kanıyla da resimler yapmaya başladı.

Yaptığı örgüleri yanına koydu, resimleri ağaca asıp “ney”i aldı. Öylesine içten çaldı ki; insanlar onun yüzüne bakmaktan korkmadı. Örgüleri gördüler, resimlere hayranlıkla baktılar, çocuğun yüzü de güzelleşmeye başladı.

Bir gün köyün en güzel kızı bu örgüleri onun ördüğünü, resimleri onun yaptığını duyarak bu çocuğun yanına geldi. Mağrur ve onu küçük görerek:

“Ey çocuk!” dedi, “Sen çirkinsin ama yüreğinden soyup çıkardığın iplikçiklerle ördüğün yüzük çok güzel. Bana da bir yüzük örebilir misin?”

Çocuk bu öneriye çok sevindi:

“Olur, örerim.” dedi utanarak.

Bir kaç gün içinde yüzük hazır oldu. Kız, başını öteye çevirip, kolunu çocuğa uzattı. Çocuk saf yüreğinin ipliklerinden ördüğü yüzüğü kızın parmağına taktı. Takar takmaz da inanılmaz bir şey oldu. Güzeller güzeli kız birdenbire çirkin ve korkunç bir yaratığa dönüştü. O çirkin çocuk ise güzel mi güzel bir insan oldu. Halk çocuğa bakıp hayran kaldı, kıza bakınca herkes kaçıp evlerine kapandı.

Kız ise ne yapacağını şaşırdı, hüngür hüngür ağlamaya başladı.

Çocuk, kıza acıyıp kızın parmağından yüzüğü çekip aldı. Kız yine eski güzel hâline dönüştü. Çocuk ise eski çirkin hâline. Yine de o günden sonra kimse kızın yüzüne dönüp bakmadı. Herkes onu çirkin sandı.

Çocuk ise yüreğinin ince ipliklerini soyup inanılmaz güzellikte örgüler ve resimler yapmaya devam ediyor, insanlara sevinç ve mutluluk getiriyordu. İşte o günden sonra halk arasında, “Yüzüne değil de, yüreğine ve yaptığı işe bakıp dost ara.” sözü yerleşip kaldı, kulaktan kulağa ulaştı.

Yazan: Yücel FEYZİOĞLU
Çizen: Saadet CEYLAN