Bize biraz çocukluğunuzdan bahseder misiniz? Nasıl bir çocukluk yaşadınız?

Ben, etrafı mor dağlarla çevrili, sini içi gibi dümdüz bir ovada doğdum ve ovayı çevreleyen dağlara bakarak büyüdüm. Bu geniş ovaya serpilmiş, ipliği kopmuş tespih taneleri gibi dağılmış yüzlerce köy vardı. Bizim köyümüz işte bu ovanın tam ortasındaydı. Onun için de adına Çatova demişler. Çocukluğumda benim için dünya, işte bu sini içi gibi ovadan ibaretti. Düğün olduğunda davul sesleri, sabahın dingin saatlerinde köpek havlamaları ve horoz sesleri köyden köye duyulurdu. Uzun kış gecelerinde tandır başlarında tatlı dilli ninelerden masallar, maniler dinledim. Ben, o köyün kırlarında kuzu güttüm, tozlu yollarında yalınayak *azık taşıdım, beynimi kaynatan temmuz sıcağında döven sürdüm. Şimdi hasretle *yâd ediyorum. Orası benim için bir masal ülkesidir. Ovayı dolduran kağnı gıcırtıları hâlâ kulaklarımda…

Çocukken dizinin dibine oturup masallar, hikâyeler dinlediğiniz özel biri var mıydı?

Dedemin komşusu, dünya güzeli bir fakir amca vardı. Dünya işlerini umursamadığı için ona “Deli Ali” derlerdi. Onun hafızasında onlarca destan ve halk hikâyesi vardı. Bir de “Gül Kız Güven” adında bilge bir nine vardı, bülbül edalı bir nine… Adı Gül Kız’dı ama biz ona çocuk söyleyişiyle hep “Güz Ana” derdik. Bundan yüz yıl kadar önce bir akşam köyümüzü eşkıyalar basmış. Onlardan bir kısmı Selim Ağa diye bir çiftçinin evine girerken diğerleri kenarda bir bahçeye sinmiş, kimse dışarıya çıkmasın diye de köyü ateş altında tutuyorlarmış. Ama o sırada ancak on yedi, on sekiz yaşlarında olan Güz Ana’nın kardeşi Duran isimli toy bir delikanlı “Kim o! Ne oluyor orada!” diye bağırarak dışarıya çıkmış ve o sırada da hain bir kurşunla yere serilmiş. Bunu gören delikanlının ablası Gül Kız, can evinden vurulmuş ve yanık sesiyle;

"Gül ağacı boğum boğum Gül yaprağın döktü bu gün,
Kardeşe inkisar eden Muradına yetti bugün.
Gül ağacı budak budak Beyaz olmuş kiraz dudak,
Kardeşin kalktı diyene Kızlarımı ettim adak"

diye devam eden uzun bir ağıt yakmış. Bu ağıt hâlâ dilden dile dolaşmaktadır.

Çocukluğunuzda oynamayı sevdiğiniz bir oyun var mıydı?

*Manevra diye bir oyunumuz vardı. Sekiz, on kadar çocuk, iki gruba ayrılarak oynarlar. Kaçma, kovalama ve saklanmaya dayanan bir taktik oyunudur. Çocukları daha o yaşta askerliğe hazırlar bu oyun. Bizim yörenin bütün oyunları, yiğitlik, atlama, gözünü daldan budaktan esirgememeye dayanıyordu. Yine Kemik Gitti diye bir oyun daha var. O da gece oyunu. Keskin göz, çevik diz ve duyarlı kulak ister. Köyler; mektebi, medresesi her şeyi içinde yaman birimlerdi. Sıradan kalabalıklar değildi. Saygısı, sevgisi, *imecesi her şeyi içindeydi. Bilmem hâlâ o değerler yerinde mi? Babanızı kaybetmiş olmanızın hayatınız üzerindeki etkisi nasıldı? Çocukluk bitiyor. Onun için öksüzler çabuk büyürler. Kimseye naz edemezsiniz. Rüya gibi hatırlıyorum babamı; ondan sonra içime kapandım. Çevreme olan dikkatim arttı. Çiçeklerle, kuşlarla konuşmalar, gökyüzü sohbetleri, yıldızlarla konuşmalar… Masal dünyasında gezen dalgın bir çocuk oluyorsunuz.

Çocukken okuyup etkilendiğiniz kitaplar hangileri?

Kerem ile Aslı’yı, Karacaoğlan’ın şiirlerini okudum köyde *döven sürerken. Ondan sonra ortaokul başladı. Ortaokulda Feridun Fazıl Tülbentçi’nin, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun kahramanlık romanları… Cantürk diye bir seri vardı, onlardan çocuk hikâyeleri okurdum. Ortaokulda Ali ARIKAN diye kıymetli bir Türkçe hocamız vardı. O yüzlerce hikâye ile donatırdı dersini. Bir yerden girer, başka bir yerden çıkardı. Bizi çocuk yerine de koymazdı. Çok verimli olurdu dersleri. Başka bir hocamız vardı; o, daha derli toplu anlatırdı ama onun anlattıkları o kadar kalmazdı aklımızda. Deli dolu, renkli hocadan çıkanların ufku geniş olurdu. Onun çok faydası olmuştur yazıp çizmemizde.

Şiir yazmaya nasıl başladınız?

Asker mektuplarını bile şiirle yazardık biz. Daha ilkokuldayken komşu delikanlıya köyün *ahvalini şiirle anlatmıştım. İlk denemeler böyle başladı. Ne kadar başarılıydı bilmem... Peki, çocuk edebiyatına geçişiniz nasıl oldu? Sonradan fark ettim o yanımı. Demek ki susturmamışım çocuk yanımı, canlı tutmuşum. Baktım ki bunlar, çocuk şiirleri olabilir. Ama benim çocuk şiirlerim de başkasının şiirlerine benzemiyor. Küçük Prens ne kadar çocuk kitabıysa benim çocuk şiirleri de öyle çocuk şiirleri. Çok ciddi yazıyorum; büyükler de okuyamıyorsa o çocuk şiiri olmaz. Bence, genel edebiyat içinde çocukların da anlayabileceği şiirlerdir çocuk şiirleri. Bizde masalları hem büyükler dinlerdi hem de çocuklar. Ortaklaşa paylaşılırdı. Çocuk edebiyatı diye ayrı bir edebiyat yoktu. Çocuklar büyükler kadar bilge, büyükler çocuklar kadar naifti. Çocuk yerine konmazdı kimse. Zaten hayat yorucuydu. Çocuklar büyük gibi, büyükler de çocuk gibi bakardı hayata.

Günümüz anne ve babalarına tavsiyeleriniz olur mu?

Şımartmamak şartıyla, sevgiyle büyütülmeli çocuklar. Onlara çocuk gibi değil birer birey olarak, arkadaş gibi davranılmalı. Bazı güzel yazılar ve kitaplar birlikte okunmalı. Seviyesine indirilerek dünyanın ve insanlığın ortak sorunları dile getirilmeli. Çocuk çevre duyarlılığı, yardımseverlik ve merhamet duygularıyla beslenmeli.
Röportaj: Çiğdem ORUÇ, Gülcihan GÜNANA

hayati bice kimdir?

Senaristlik ve yönetmenlik yapan Semih Kaplanoğlu, 1963 yılında İzmir’de doğdu. Üniversite eğitimini yine İzmir’de Dokuz Eylül Üniversite’sinde tamamladı. Altında imzası olan filmleriyle uluslararası birçok festivale katıldı ve ödüller aldı. Dedesinin adından ilham alarak hazırladığı “Yusuf Üçlemesi” filmleri (Bal, Süt, Yumurta) içerisinde yer alan “Bal” ile Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazandı.

Filmleri uluslararası ödüller alan, oldukça başarılı bir senarist ve yönetmensiniz. Bu başarınızın çocukluğunuza ait bir yanı da olmalı. Sinemanın çocukluğunuzdaki yerini ve ailenizin bu anlamda sunduğu katkıları bizimle paylaşır mısınız?

Biz Karşıyaka’da oturuyorduk. Sanıyorum, yazın dokuz, on tane yazlık sinema açılırdı. Ben uyku problemleri olan, rahat uyuyamayan bir çocukmuşum. Bu yüzden beni arabaya bindirir, sinemaya götürürlermiş. Sadece sinemada rahatlar, susup otururmuşum. Yani ilk güzel anılarımın içinde filmler var.

Babam doktordu. Zaten onun ilgisi, merakı olmasa yazlık sinemalara ailecek bu kadar çok gidilmezdi… Babam beş yıl kadar Fransa’da yaşamış. Lise yıllarımda bana oradaki filmlerden, programlardan bahseder, “Git, seyret.” derdi. Bazı filmlere birlikte giderdik hatta. Sinemayla olan ilişkimde onun yönlendirmesi önemli ölçüde etkili oldu… Bir kameramız vardı, 8milimetre. Onunla çekimler yapardık, özellikle seyahatlere gittiğimizde… Projeksiyon makinemizle çektiğimiz filmleri orada izler, gösterirdik. Bazen babam Fransa’dan da film getirtirdi; çizgi filmler, komedi filmleri…

Annem de sinemayla ilgiliydi. Evde küçük bir fotoğraf atölyemiz vardı. Babam fotoğraf çekerdi. Çektiği fotoğrafları annemle birlikte yıkar ve basarlardı. Ben fotoğrafın karanlık odada nasıl basıldığını, nasıl oluştuğunu görüp izlerdim. Evimiz öyle bir yerdi… Bir de dia makinemiz vardı. Louvre Müzesi’ne ait resimlerin diaları vardı babamda. O makineyle resimleri duvara yansıtır, onlara bakardık. Evde bir müze gezerdik aslında. Bu da bana “görmeyi” öğreten bir deneyimdir. Bütün bunlarla bir şekilde besleniyordum.

Sonraki yıllarda televizyon girdi evimize; bir başka görsel kaynak da o oldu bana. Unutamadığım bir şey daha var, o da babaannemin hacca gidişi… Babaannem hacdan dönünce bütün akrabalarımızın çocuklarına fotoğraf makinesine benzer oyuncaklar getirmişti. Oyuncağı gözüne tuttuğunda oradaki çeşitli kutsal mekânlar görünürdü. Düğmeye bastıkça resimler değişirdi. Ayrıca yedek diskleri de vardı.

Ben biraz babamın kameramanı gibiydim. Babam bana “Şurayı çek, burayı çek.” derdi, ben de çekerdim… O filmler kartuş filmlerdi. Paketlerinden bir de zarf çıkardı. Filmleri çektikten sonra zarfa koyar, yıkanması için postayla Almanya’ya gönderirdik. Filmler yıkanır, geri gelirdi. Ama o kamera ses kaydedemez, sessiz çekim yapardı.

Doğduğum ev, denize yirmi metre uzakta eski bir Rum eviydi. Bizim evin sağındaki evde bir Rum aile yaşardı. “Madam” dediğimiz yaşlı bir kadın ve onun kocası. Çocukları İngiltere’ye gitmişti. Kimseleri yoktu. İlkokula başladığımda bana kalın, kocaman, resimli, muhteşem bir kitap verdi: Pinokyo. İlk okuduğum kitap odur. Bana okuduğum ilk kitabı verdiği için Madam’ı hiç unutamam… Evleri de aklımda kalmış, çünkü evlerinde çok değişik bir atmosfer vardı; eşyaları, bahçeleri, yaşam biçimleri… Yine bizim sokakta bir Yahudi aile yaşardı. Onlarla da annemin komşuluk ilişkileri iyiydi. Bayramlarda paylaşmanın güzelliğini yaşardık. Mesela Hamursuz Bayramı’nda onlar hamursuz getirirdi, öbürleri paskalya yumurtaları ve çörekleri… Biz de onlara aşure götürürdük ya da Kurban Bayramı olduğunda yemeğe çağırırdık, Ramazan’da iftarlar olurdu…

Bazen de Tire’ye babamın doğduğu yere giderdik, hayâl meyâl hatırlıyorum. Babamın doğduğu ev hâlâ durur orada. Şimdi aşevi olarak kullanılıyor… Ama kasabayla ilgili bağım asıl olarak anneannem ve dedemden gelir. Onlar Buca’da otururdu, İzmir’e yirmi kilometre uzakta. Şimdi Buca şehrin bir parçası oldu ama o zamanlar bir kasaba gibiydi. Dedem ve anneannem toprakla, bağcılık ve tütünle uğraşan insanlardı. Biri Yunanistan, diğeriyse Arnavutluk göçmeniydi. Kasabanın aşağı yukarı yedi sekiz kilometre dışında bağ, tarla gibi yerler vardı. Biz de oraya giderdik. Orada çardaklar vardı, yıldızları izlerdik. Çeşit çeşit hayvanlar vardı; köpekler, inekler, eşekler, atlar… Toprakla ve doğayla olan ilişkim de orada şekillendi. Fakir bir aileydi, toprakları kendilerine ait değildi. Başkalarının toprağını işler, oradan kazandıklarını bölüşürlerdi… Dedem ilginç bir adamdı. İsmi Yusuf, soyadı da Güner’dir. “Süt” filmindeki Yusuf’un soyadı gibi…

-Anlattıklarınızın sinemayı seven ve ilgi duyan Sevgi Bir Kuş okurlarının ufkunu açacağından eminim. Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz.


  • Louvre Müzesi: 1793 senesinde, Fransa’da açılan ilk devlet müzesidir.
  • Dia: Saydam film, pozitif ve slayt filmlere verilen addır.
  • Projeksiyon: Işıklı bir kaynaktan sahneye, sahne üstüne, bir ekrana ya da perdeye yansıtılan resim ya da yazıdır.

Röportaj: Firdevs Kapusızoğlu