Şu elimde tuttuğum rüzgâr gülü, anlatmaya yetiyor olmalı her şeyi. Bak şimdi bir rüzgâr çıkacak ve fır fır nasıl da dönmeye başlayacak. Renkler birbirine karışacak ve ben uçup gideceğim o rüzgârın peşine takılıp.

Bak, bir misket yuvarlıyorum şu yokuştan aşağı. Dünya bir miskete sığmış yuvarlanıp gidiyor sanki... Kim tutar artık beni, bırakıyorum yokuş yoldan aşağıya kendimi.

İpi kopmuş uçurtmalar gibi tatsız geçiyor günlerimiz. O hâlde haydi! Boş ver her şeyi, gel benimle! Kanatlarına iki kuş takıp uçuralım uçurtmalarımızı güzel günler boyunca.

Dünya nasıl dönerse dönsün, umurumda değil. Biliyorum ki benim çevirdiğim topaçtan daha renkli dönmeyecek hiçbir zaman. Haydi, saralım ipimizi ve var gücümüzle fırlatalım toprağa. O döndükçe daha güzel olacak dünya. 

Durma, sokağa çık benimle! Sek sek oynayalım, ip atlayalım, çember çevirelim. Parmağımıza uç uç böceği konsun, kibrit kutularından yaptığımız trenler çuf çuflasın, ceviz kabuklarından yaptığımız gemiler macera için hazırlansın! 

Çocuğum ben! Her şeyi oyuna çevirmenin gizli kahramanıyım! Oyun oynama hakkım var. Şimdi ve daima...

Sen de bir çocuksun. Senin de bu hakların var. 

Haydi, şimdi durma öyleyse! Çimlere yat, topaç çevir, uçurtma uçur, misket yuvarla. Hatta bir ıslık çalıp çağırmalısın babanı da. Çünkü babaların da bizimle oyun oynamaya hakkı var.

“Bir günümde böyle geçti,
Seni düşünüp, seni yaşarken,
Her günüm de böyle geçiyor ya…
Ben yine seni yaşayıp, seni düşüneceğim,
Desene bir ömrü böyle geçireceğim.”

Yıllar önce yazmıştım bu şiiri; başımda kavak yelleri estiği günlerdi. Daha acı bir hayat hikâyesine takılıp gitmemişti gönlüm. Bu duygular beni Yellice Başı’na götürmüştü. Kızılcabölük’ten Yellice Başı’na Şabanlar Değirmeni Başı’ndan gidilir. Oradan yokuş yukarı çıkarsınız. Yukarı doğru çıktıkça sanki başınız bulutlara değermiş gibi… Derin derin nefes aldığınızda; ardıç, yiğdin, çam kokulu mis gibi hava ciğerlerinize dolar. Yellice Başı tarla idi eskiden. Tarlaların üstü ormandı, yiğdin ormanı. Baharda onlar da öyle güzel kokar ki tarifi imkânsız… Biz yine Yellice Başı ile ilgili hikâyemize dönelim. Bu hikâyenin başı Seferberlik’ten önceye dayanır. Delikanlı evlenme çağına gelmiştir. Kızı bayramda görmüş bürgüsünü* düzeltirken, önce anasına söylemiş. Sonra babası öğrenmiş, istemeye gitmişler. Tam düğün olacak, kızevi diretmiş. Biz “dam evli” yere kız vermeyiz, demişler. Derhal dam evin üstündeki toprak kazınmış. Hemen üstüne bir kat daha çıkılmış. Ev olmuş iki kat. Kızevinin dediği yerine gelmiş. Düğün hazırlıklarına başlanmış derken bir haber: “Seferberlik” ilan edilmiş. Askere alınmış delikanlı. Filistin Cephesi’ne gönderilmiş. Gidiş o gidiş, haber yok… Bir gün bir mektup gelmiş teneke kutu içinde. O zamanlar mektuplar öyle -teneke kutu içinde- gelirmiş. Delikanlı kendi yazmış mektubu; askere gitmeden önce kardeşiyle medresede okurlarmış. Mektupta şunları söylüyormuş; “Cephe bozuldu. Ricat* emri geldi. Geri çekiliyoruz. Cephane sandığı düşmana kalmasın diye yüklendim. Cız etti bir şey. Herhâlde bir organım sakatlandı dedim. Halep’te, hastanede yatıyorken komutanım geldi bir gün, baş ucumda şunları söyledi: “Erik yersin, koruk yersin, döner de hasta oldum dersin, meraklanma senin bir şeyin yok.” dedi. Maksadı beni teselli etmek ama, ben iyi değilim. Bu ağrı karın ağrısına hiç benzemiyor. Buba,* oraları çok özledim. Şimdi Yellice Başı’nda gugukların, üveyiklerin öttüğü zaman. Ah bir daha oraları bir görebilsem… Buba bu size son mektubum. Düşman toplarının sesi yakından gelmeye başladı. Hakkınızı helal edin.” Son mektubunda bile yavuklusunu sormamış bu genç şehit. Babasına künyesi gelince yaşlı adam evden çıkıp doğruca Yellice Başı’na gitmiş. Guguklar, üveyikler ötüyormuş. Yaşlı adam hiç ağlamamış. Kendisi yedi yılda gelmiş Moskof* Harbi’nden. Çok geçmeden ikinci oğlu da şehit olmuş. Üç kızı ile kalakalmış yaşlı adam. Hayata küsmüş, her gününü Yellice Başı’nda geçirir olurmuş. Sabah çıkar, akşam dönermiş; kalan ömrünüyse Yellice’deki tarlasında geçirivermiş. İşte bu hikâye bizi Yellice Başı’na götüren, yukarıdaki şiiri yazdıran... Yellice Başı öyle rüzgârlı ki. Rüzgârın sesinde genç şehidin yavuklusuna selamı var gibi... Aslında Anadolu’nun her köşesinde bir efsane, acılı bir şehit hikâyesi yok mu? Yavuklusunun özlemini duya duya bir sandık cephaneyi düşmana bırakmama uğruna arkadaşları ile ricat etmeyen genç şehidin memleket özlemi...Yellice Başı’nın üveyikleri, Hasanoluğu’nun keklikleri, daha nice güzellikler... Anadolu anlatmakla biter mi? İki şehit babası Karabardakoğlu Hacı Osman’ın hazin hikâyesi gibi daha nice hikâyeler var.


Çizer: Özlem ISIYEL
Yazan: Muharrem ÖK